Bizi Takip Edin!
Dil Seçimi:

İNSAN OLMAK, İNSAN KALMAK

174
İNSAN OLMAK, İNSAN KALMAK
2020-08-08

Dr. Bahadır İslam


“Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın,
fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları
sevmez” (Bakara Suresi, 190)


‘Savaşırken ahlâklı kalabilmek’ zor, hayati ve mecburi meselelerimizden biri olarak
günümüzde önemini çok daha fazla hissettirmeye başlamıştır. 35-40 yıl öncesine kadar, dünyadaki
sıcak çatışma alanlarının çeyreğine sahip olan İslam Âlemi, maalesef son 35 yıl içinde gitgide artan
bir ivme ile bu ‘payının’ neredeyse ‘tam’a yaklaşmasına engel olamamıştır. Son iki yılın hikâyesi
olan Ukrayna-Rusya çatışmasını saymaz isek (kaldı ki o coğrafyanın da büyük kısmı Kırımlı Tatar
kardeşlerimizin vatanı olması sebebiyle biz Müslümanları doğrudan ilgilendirir.) bugün
yeryüzünde savaş, iç savaş, askeri darbe, mezhep savaşı veya işgal niteliğindeki bütün sıcak
çatışmalar İslam coğrafyasında cereyan etmektedir. Afganistan’ın 1979 sonunda işgaliyle başlayan
süreçte bugüne kadar dünyada 12 milyon Müslüman savaşlarda katledilmiş ve bu rakam
günümüzde hızla artmaktadır. Sonuçta dünya nüfusuna nisbeti %22 olan Müslümanların sıcak
savaşla ilgili “nasibi” %100’e ulaşmıştır.
Tarihi boyunca, çoğu Batı’dan olmak üzere defalarca Doğu’dan ve Batı’dan hücumlara
maruz kalmış olan İslam Âlemi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından itibaren farklı mahiyette
saldırılara hedef olmaktadır. Bu son dalga saldırı zincirinin ilk halkası Bosna-Hersek olmuş, onu
sırasıyla Çeçenistan, Kosova, Sudan, Somali, Afganistan, Arakan, Irak, Libya ve en nihayet Suriye
izlemiştir. Bu son dalgadaki mahiyet farkı ise saldırgan tarafların Dünya kamuoyunu İslam
ülkelerine saldırı ve işgal konusunda ikna etmeye yönelik metodlara ilişkindir. İnanç
farklılıklarının saldırı veya savaş sebebi olarak -güya- görülmediği, görülmemesi gerektiği
zamanımızda İslam, adeta Haçlı Seferleri dönemindeki gibi ötekileştirilmeye, hatta
düşmanlaştırılmaya çalışılmakta ve islamofobik hezeyanlarla Müslümanlar, sivilleri katleden, kan
içen, kafa kesen teröristler olarak gösterilerek bu algı çok profesyonel medyatik yöntemlerle hızla
güçlendirilmektedir. Bu algı mühendisliğinin baş aktörleri ve yapımcıları İslam coğrafyasında
işgal, sömürü, paylaşım gibi emelleri olan emperyalist güçler olmakla birlikte ortalıkta görünen
figüranlar maalesef Müslüman gençlerden seçilmekte ve hoyratça kullanılmaktadırlar.
İslami şuuru gelişmemiş ya da hiç bulunmayan sahipsiz, çaresiz, maceraperest, çoğu Batılı
ülkelerden, daha azı Müslüman ülkelerden bazı Müslüman gençler kendilerini İslami olarak lanse
eden uluslararası, nevzuhur birtakım örgütler tarafından ‘kafeslenmekte’, Irak-Suriye başta olmak
üzere değişik coğrafyalarda cephelere sürülmekte ve vahşice, gayri ahlâki, gayri insani bir şekilde
savaşmak durumunda bırakılmakta, daha doğrusu cihad ettikleri zannettirilerek terör ve işgal
eylemlerinde kullanılmaktadır. İslamofobik kaygılarla ülkelerinde yaşayan Müslümanlara 
hayatlarını çok sıkıntılı hale getiren, onlara potansiyel düşman muamelesi yaparak, her
hareketlerini takip eden ve birçok insan hakları ihlallerine yol açan bu devletler söz konusu
gençlerin ülkelerinden çıkış yapmalarına, nerelere hangi güzergâhtan, hangi maksatlarla gittiklerini
daha önceden istihbar ettikleri halde müsaade etmektedirler. Bu suretle hem bu algı mühendisliği
projesi, yani esas proje mükemmelen işlemekte, hem ülkelerinde ötekileştirdikleri,
‘zencileştirdikleri’ bu vatandaşlarından büyük ihtimalle geri dönemeyecekleri için kurtulmaları
ihtimali güçlenmekte, hem de Suriye ve Irak’a geçiş için gittikleri, aralarında Türkiye’nin de
bulunduğu bazı Müslüman ülkeleri ‘teröre kanat germekle’ suçlama imkânına kavuşmakta, diğer
projelerinde olduğu gibi bir taşla çok kuş vurmaktadırlar.
Şurası hiç gözden uzak tutulmamalıdır ki İslamofobik algının küresel boyutta
yaygınlaştırılması onlar açısından elzemdir. Bu şekilde Müslümanları ötekileştirerek, müstakbel
yaptırımlarını ve saldırılarını, işgallerini meşrulaştırmakta, bölgesel savaşlar ve iç savaşlarla bizleri
bîtab düşürerek ‘nihai saldırıda’ işlerini kolaylaştırmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki biz
Müslümanlarda savaşın hukuku, biçimi, kaideleri, hatları, ahlâkı bellidir. Aynı zamanda sadece
sözel olarak değil, duruşumuzla, halimizle, tavrımızla, hatta savaşırken bile İslami tebliğ yapmanın
üzerimize farz olduğuna inanan dinin mensuplarıyız ve bunu yüzyıllarca uygulamış, harbederken
dahi güzel ahlâkı elden bırakmayan, hukuku gözeten, adaleti hedefleyen atalarımızın yazdığı bir
tarihi tevarüs etmiş Müslümanlarız. Oysa savaşta sivillere dokunmamak, işkence ve tecavüz
yapmamak, esirlere kötü muamele etmemek, insan şeref ve haysiyetine aykırı davranışta
bulunmamak gibi hükümler İslam dışı toplumların, Batılıların hukukuna ancak 1864 Cenevre ve
1907 Lahey sözleşmelerinde dâhil edilmiş fakat uygulamaya asgari seviyede geçirilebilmiştir. Bu
manevi üstünlük durumu emperyalist güçleri dünya kamuoyu nezdinde Müslümanların taraf
olduğu her savaşta haksız, dolayısıyla manen güçsüz bırakmıştır.
25 Kasım 1993’te Boşnaklar açısından en zor anların yaşandığı tarihte dahi İzzetbegoviç
bu durumu Bernard Henry Levy ile yaptığı mülakatta kararlı bir şekilde izah ediyordu:
“Ahlâki kayıplardan bahsettim. Bunun ölçülerini belirlemek mümkün mü? Sırp
toplumunun ahlâki kayıpları hangileridir? Sırplar, toplumların ortak hafızalarında ebedi olarak
soykırımlarla, katliamlarla, kadınlara tecavüzlerle, kültürel müesseseleri yerle bir etmeleriyle ve
benzeri özellikleriyle kalacaktır. İdarecilerinin yanlışlıkları yüzünden Sırp toplumu bu suçların
ağırlığını üzerlerinde taşımaktadırlar. Bu suçlar affedilse bile, asla unutulmayacaktır. Bu husus
nasıl izah edilebilir? Tüm bu hadiseleri ruh ve madde bazında ele almak gerekir. Bizim insanlarımız
ve kendimize ait ahlâkımız vardır. Onların ise teknikleri ve maddi üstünlükleri vardır. Burada
gerçekten ruh ve madde mukayesesi söz konusudur ve bu savaşta ruh galip olacaktır.”1
Bu tablo yine savaş esnasında Bosna’da Reis’ül Ulema Mustafa Efendi Ceriç tarafından
İspanyol şair-yazar Juan Goytisolo’ya şöyle ifade ediliyordu:

“Batı, gerçeğin, ahlâkın ve doğru davranışın kendi tekelinde olduğuna inanıyor, ama
uyguladığı politika bu iddiaları her gün yalancı çıkarıyor. Aslında Müslüman halklar ve genel
olarak üçüncü dünya denilen ülkeler üzerindeki siyasal ve ekonomik egemenliğini sürdürmek
istiyor; elindeki her türlü imkânı kullanarak birleşmemizi engellemeye çalışıyor, yardımı ve
öğütleri olmazsa, kendi sorunlarımızı çözemeyeceğimize bizi inandırmaya uğraşıyor. Kendi
teknolojik, ekonomik ve askeri üstünlüğünün çok iyi farkında ama bizim ruhsal gücümüzden
korkuyor, çünkü onda böyle bir güç yok ve bunu biliyor.”2
İşte bu ruhsal üstünlüğü sağlayan ve Müslümanların savaşa dair benimsediği temel kuralları
şöyle sıralayabiliriz:
1- “Savaş halinin gerektirdiği bazı istisnalar bulunmakla birlikte genel olarak İslam
ülkesinde Müslüman’a helal sayılan şeylerle haram olanlar, savaşın yapıldığı düşman ülkesinde de
aynı hükmü taşır.
2- Savaşın asıl hedefi yok etmek değil, zararsız hale getirmek olduğundan, öldürücü
niteliği sınırlı silahların kullanılması esastır. Bununla birlikte bir ayetten (el-Enfal 8/60)
caydırıcılığı temin için günün savaş teknolojisini takip edip çağın silahlarına sahip olmak gerektiği
anlaşılmaktadır. Bu ayette, gereksiz ve haksız yere kullanmak için değil, kötü niyetler besleyen
düşmanı caydırmak için silahlanma istendiğinden Müslümanlar, kitle imha silahlarına sahip
bulunsalar da onları ilk kullanan taraf olmamaya gayret göstermekle yükümlüdür. Kimyasal,
nükleer ve biyolojik silahları kullanmanın meşruluğu günümüz hukukçuları tarafından tartışılıp bu
tür silahların kullanımıyla ilgili uluslararası anlaşmalar akdedilmekle birlikte bunlar Batılı büyük
devletlerce sürekli ihlal edilmektedir.
3- Askeri maksatlarla ve düşmanı aldatmak için savaş hilelerine başvurmak meşrudur.
Hazreti Peygamberin “Savaş hiledir” şeklindeki tesbiti, savaşta uyanık olup, ihtiyatı elden
bırakmamak gerektiğini ve karşı tarafı şaşırtacak oyunlardan faydalanılabileceğini göstermektedir.
İslam âlimleri, aradaki anlaşmayı bozmamak ve verilen emanı ihlâl etmemek kaydıyla bu
çerçevede mümkün olan her aldatmacaya başvurulabileceğinde görüş birliği içindedirler. Bu husus
Lahey Yönetmeliği’nin 24’üncü maddesinde de kabul edilmiştir.
4- Savaşa bizzat veya dolaylı biçimde katkıda bulunmayan kadınlar, çocuklar, akıl
hastaları, özürlüler, hastalar, yaşlılar, mâbedlerde inzivaya çekilmiş din adamları ile kendi işlerini
yürütmekte olan çiftçi, işçi ve iş adamlarının öldürülmesi yasaktır. Resûl-i Ekrem’in savaşlarda
ölümlerin mümkün olduğu kadar azaltılması yönündeki tavsiyeleriyle, “Öldürme konusunda
insanların en affedici olanları Müslümanlardır” sözü; ‘kadın ve çocuklar dışında herkesin
öldürülebileceği’ yönündeki görüşün tartışmaya açık olduğunu göstermektedir.
5- Düşman askerlerini yakmak veya cesetleri üzerinde tahribat yapmak yasaktır.
6- Düşman tarafın kadınlarına tecavüz etmek ve onlarla gayri meşrû ilişki kurmak
yasaktır; hatta bazı mezheplere göre had cezasını gerektirir.
7- Karşı taraf Müslüman rehineleri öldürse bile, suçun ferdîliği ilkesine göre düşman
rehineleri öldürmek yasaktır.
8- Resûl-i Ekrem’in “Yağmalayan bizden değildir” ve “Yağma, tıpkı murdar hayvan
eti yemek gibi haramdır” şeklindeki uyarıları gereğince yağmalamada bulunmak kesinlikle
yasaktır.
9- Beslenme ihtiyacını gidermek veya düşmanın savaş gücünü kırmak ya da harekât
zarureti bulunması dışında bitki dokusunu ve diğer canlı varlığını yok etmek çoğunluğa göre doğru
değildir.
10- Stratejik mevkileri, kale vb. müstahkem yerleri tahrip etmek, ateşe vermek, su
altında bırakmak, savaş gereklilikleri çerçevesinde serbesttir. Aynı şekilde Bedir ve Hayber
savaşlarında örneği görüldüğü gibi düşmanın su kanallarını kesmek veya kullanılamaz hale
getirmek de câizdir.
11- Düşman, kendi kadın ve çocuklarını veya elindeki Müslüman esirleri kalkan olarak
kullanırsa bu durumda bütün fakihler, bunların da isabet alabileceği korkusuna bağlı olarak savaşın
en düşük yoğunlukta sürdürülmesi gerektiği konusunda görüş birliğine varmıştır. Fakat düşük
yoğunluğun derecesini belirleme konusunda ihtilâf edilmiştir. Bazı âlimler, düşmanın bunu bir
yöntem haline getirmemesi için anılan siperlerin hedef alınabileceğini belirtirken; çoğunluk, ancak
savaşa devam edilmemesi durumunda Müslümanların mağlûp olması veya daha büyük zarara
uğraması söz konusu ise, zarureten bu yola başvurulabileceğini belirtmiştir.
12- Cinsiyet ve yaş şartı aranmaksızın her gayri müslimin savaş sırasında veya zimmet
anlaşması imzalanmamışsa savaş sonunda esir alınabileceği, fakihlerin çoğu tarafından kabul
edilmiştir. Bununla birlikte esirlere kötü muamelede bulunulması yasaklanmış, barınma ve
beslenmelerine özen gösterilmesi, aile fertlerinin birbirinden koparılmaması, özellikle kadın esirlerin
namusu konusunda titizlik gösterilmesi istenmiştir.”
“Savaş-barış hukukuyla ilgili düzenlemelerin Batı’da ancak 17. yüzyıldan itibaren
görülmeye başlanmasına karşılık Müslüman âlimlerce daha ilk fıkıh eserlerinde bu konuya özel bir
bölüm ayrılarak ve erken dönemde devletler hukukuna ilişkin müstakil eserler kaleme alınarak
yaptırıma da bağlanmış somut kurallar geliştirilmiş olması, hem genel hukuk tarihi, hem de
devletler hukuku tarihi açısından ayrıca dikkat çekmektedir.”3
İşte emperyalist komployu akim kılmanın ilk ve en önemli adımı gençlerimizin bu tuzaklara
düşmelerinin engellenmesidir. Bunun yolu da biz Müslümanların çocuklarımızı ve gençlerimizi
İslam ahlâkını önemseyerek ve önceleyerek yetiştirmemizden, dinimizin emrettiği savaş kurallarını
ivedilikle öğretmemizden, bir de çocuklarımıza her zamankinden daha ziyade sahip çıkmamızdan
geçiyor.


***


Juan Goytisolo “Saraybosna Yazıları - Barbarlığa Doğru Bir Yolculuğun Notları” isimli
eserinde şöyle yazar: “Bosna trajedisi, insanın yapabilecekleri hakkında en iyiyi ve en kötüyü
gösteren eşsiz bir bilgi kaynağıdır.” Gerçekten de 1992-1996 arası Bosna tarihi insan-toplum
karakter, ahlâk ve davranışlarının bütün derin çelişkilerini en aşırı zıtlıklarını, gündelik hayata dair
en basit eylemlerden uluslararası ilişkilere ve komplolara kadar bünyesinde barındırır. Bosna ayrıca
hem dünyada taraf addedilen tüm güçlerin hadiseye bir şekilde dahlinin bulunduğu, hem de
herkesin bilinç altını ve üstünü ortaya koyduğu, küçük ve fakat önemli bir numune niteliği taşır.
Analizini doğru ve yeterli yapabilirsek, ‘dersimizi’ de iyi çıkarabilirsek eğer, ‘insanlık’ olarak
uzunca bir süredir kaybettiğimiz rotamızı bulmakta ve her şeye rağmen geleceğe dair ümitler
beslemekte bizi haklı çıkarabileceği kanaatindeyiz. Bugün itibariyle rahatlıkla söyleyebiliriz ki
Bosna-Hersek’te ‘insanlık mücadelesini’ Aliya İzzetbegoviç önderliğindeki Boşnaklar, yani Bosna
Müslümanları ve onları destekleyen unsurlar kazanmıştır, hem de çok net bir biçimde… Savaşın
bitiminde bir gazetecinin “Sizce savaşı kim kazandı?” sorusuna Aliya, “Askeri olarak kazanan yok,
herkes hem kazandı hem kaybetti. Ancak ahlâki olarak kazanan biziz” cevabını vermiştir.
1995’te savaş devam etmekteyken Türkiye’yi temsil özelliği çok yüksek bir topluluk olan
“Bosna için İnsanlık Girişimi” sivil inisiyatifi, ülkenin işgal altında olmayan fakat kuşatma
altındaki bölgelerine ziyaretlerde bulunmuştu. Topluluğun bu seyahatin bitiminde yayınladığı
sonuç bildirisi de İzzetbegoviç’in tesbitlerini teyid eder mahiyettedir.
“1- Avrupa’nın ortasında ve dünyanın gözü önünde Avrupalı bir halk sadece Müslüman
olduğu için ve dünyaya hâkim güçlerin çıkar hesapları yüzünden yok edilmeye çalışılmaktadır.
Devletler hukukunun kabul edilmiş ilkeleri ve insanlığın birikmiş bütün değerleri ayaklar altına
alınmakta, kana boğulmaktadır.
Bu vahşete sessiz kalan dünyanın tutumu yüz kızartıcıdır. Ancak bu tutumu çaresizlik
olarak görmek ve kabul etmek mümkün değildir. Bosna’nın uğradığı haksızlık karşısında yaşanan
sessizlik bir ‘çaresizlik’ değildir; başta Güvenlik Konseyi olmak üzere Birleşmiş Milletler’in örtülü
ve utanç verici tercihidir.
2- Bosna halkının inanılmaz direnişi ve sivil halktan varettiği Bosna ordusu, bu utanç verici
tercihin ardındaki planı bozan tek kuvvettir.
Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve özgürlüğü hedeflerine yürüyen kurtuluş
savaşı, sadece Bosna halkının ve ordusunun ‘kahramanlık’ sıfatının bile tarifine yetmediği
dayanma gücüyle, tasarlanmış bir mağlubiyeti, haklı ve mutlak bir zafere dönüştürmeye
çalışmaktadır. Üstelik Bosna halkının uğradığı bütün haksızlıklara rağmen, kendileriyle birlikte
yaşamak isteyen farklı inanç topluluklarına gösterdiği hoşgörü ve içtenlik tarafımızdan yaşanarak
görülmüş ve belgelenmiştir. Böyle bir halkın ve onun ordusunun her bakımdan desteklenmesi,
insanlığın kendi vicdanına karşı vazgeçilmez bir borcudur.
(…) Faşist saldırganlık ve onları arkalayan dünyanın acımasızlığı, barbarlığı ve vahşeti ne
kadar yüz kızartıcıysa, bu saldırganlığa inanılmaz güç şartlar içinde karşı koyan Bosna’nın direnişi
de o kadar şanlı ve onurludur.
Bosna’ya yapılan haksızlık insanlığın ne kadar utancıysa, Bosna da o kadar insanlığın yüz
akıdır.
Bosna’nın Müslüman halkı, sadece varlığının, inançlarının ve bağımsızlığının savaşını
değil, aynı zamanda insan haklarının, uygarlığın ortak değerlerinin, birlikte yaşama ideallerinin ve
insanlığın geleceğinin de savaşını vermektedir. Onun için ya Bosna kazanacak, ya da insanlık
kaybedecek!”
Müslüman Boşnaklar ve onları yok etmeye çalışan iç ve dış düşmanların yapıp ettiklerini
ve uluslararası gücün bu durum karşısındaki tutumunu mukayeseli ve objektif bir şekilde
incelediğimizde biz de rahatlıkla aynı sonuca varmaktayız.
Bir tarafta sivillere yönelik katliamlar, toplu sürgünler, kadınlara-kızlara karşı sistematik
toplu tecavüzler... Toplama kampları ve buradaki işkenceler, cinayetler... Çocuk ve organ
mafyasınca kaçırılıp satılan çocuklar, öldürülüp organları çalınan insanlar... İçme suyu
kaynaklarını zehirlemeler, gıda ambargoları... Pazar yerlerine, su kuyruklarına, ekmek fırınlarına
en ağır silahlarla yapılan saldırılar neticesindeki katliamlar… Tarihi eserleri, insanlarla
doldurulmuş camileri, kütüphaneleri, müzeleri, hatta mezarlıkları yakıp yıkmalar... Uluslararası
Güç tarafından saldırganlara sık aralıklarla tanınan ve toplamı dört yıla yaklaşan süreler... Buna
mukabil ordusu dahi bulunmayan çok genç bir devlete tüm bu zaman zarfında uygulanan silah
ambargosu... Uluslararası ayak oyunları, gösterilmeden yapılmaya çalışılan fakat aşikâr hale gelen
saldırganlarla işbirliği... Srebrenica’da ve başka şehirlerde BM güçlerince güvenliğini sağlamakla
görevli oldukları sivil halkı canilere teslim etmeler ve neticesinde uygulanan soykırımlar...
Başbakan yardımcısının BM zırhlı aracının içerisinden çıkartılıp Sırp canilerce kurşuna dizilmesine
müsaade etmeler... Dışişleri Bakanı’nın helikopterinin düşürülerek şehit edilmesine, daha önceden
telsiz konuşmalarıyla istihbar edildiği halde Boşnakları haberdar etmeyerek göz yummalar… BM
askerlerince mayınlı arazilerde Boşnak çocuklarını çikolata karşılığı kandırarak ‘mayın eşeği’
olarak kullanmalar... Hatta BM görevlisi bazı komutanlarca Sırpların yaptığı ‘tecavüz partilerine’
bizzat katılmalar ve benzeri birçok başka iğrençlikler... En önemlisi de bütün bunlara rağmen bu
dört yılın sonuna doğru, savaşın ikinci yılında kurulabilmiş Bosna Ordusu ülkenin tamamını
düşmandan temizleme arefesinde iken zorla, tehditle tarafları ‘barış masasına’ oturtarak saldırgan
tarafı ödüllendirme niteliği taşıyan anlaşmalar yapmaya icbar etmeler...

Diğer tarafta ise yiyecek, ilaç, yakıt ve cephane kıtlığının en yoğun olduğu ve maruz
kaldıkları vahşet sebebiyle intikam hislerinin zirveye çıkmış olması gereken günlerde dahi, esir
aldıkları düşman askerlerini gerektiğinde tedavi eden, kendi mensupları ne yiyor ne içiyorsa
aynıları ile onları doyuran Bosna Hersek Ordusu... Bugüne kadar bulunan yüzlerce toplu mezarın
içinde Bosnalı Müslümanlar tarafından yapılan hiçbir katliamın izine rastlanılmadı; çünkü
yapmadılar. Değil sonradan düşmandan kurtardıkları şehirleri, hiç kaybetmediklerinde dahi
Sırpların, Hırvatların ve Musevilerin mâbedlerine, tarihi eserlerine ve mezarlıklarına zarar
vermediler. Sivilleri, çocukları, kadınları öldürmediler. Kimselere tecavüze yeltenmediler. Sadece,
ülkelerini işgal eden tepeden tırnağa silahlı, birçoğu profesyonel katil ve savaş suçlusu olan düşman
askerlerini yok ettiler. Bu işi de cephelerde yaptılar. Yiğitçe ve ahlâki ilkeleri örselemeden...
Diğerleri aldıkları aleni dış destekle ülkeyi içten parçalayarak etnik esasa dayalı devletler
kurma gayretinde iken, onlar böldürmemenin, bir arada kardeşçe yaşamanın mücadelesini verdiler.
Bunda da azımsanamayacak ölçüde başarılı oldular; çünkü haklıydılar. O zamana kadar tarihin en
uzun kuşatmasına sahne olan başkent Saraybosna’nın mucizevî direnişinin kahramanları sadece
Boşnaklar değildir. Kayda değer sayıda dürüst ve gözüpek Hırvat ve Sırp’ın da bu mücadelede
Boşnakların safında yer almalarının esas nedeni, Müslümanların bu asil ve insani tavırlarının onlar
tarafından fark edilmesi ve anlaşılmasıdır. Yoksa dört yıl boyunca açlığa, susuzluğa, soğuğa,
hastalıklara ve ölüme talip olmanın rasyonel izahı yoktur.
Kayda değer bir husus da Müslüman Boşnakların düşmanlarını isimlendirirken Sırp veya
Hırvat değil; Çetnik veya Ustaşa diyerek milletleri topyekûn suçlama yanlışlığına düşmemeye
gayret etmeleridir. Öyle ki direniş esnasında Saraybosna’da Başkanlık Sarayı’nın ana giriş
kapısında üç muhafız beklerdi. Boşnak, Sırp ve Hırvat askerlerden oluşan bu üçlü Bosna Hersek’in
gönüllü-çoğulcu bütünlüğünü savunan yönetim anlayışını sembolize ederdi. Tabii ki bu anlayışın
garantörü, büyük unsuru, Merhum Aliya İzzetbegoviç önderliğindeki Müslüman Boşnaklardı.
Savaşta ve sonrasındaki Bosna ziyaretlerimizde çatışmalar sürüyorken hangi bölgenin
kimin kontrolünde olduğunun ve kaldığının en belirgin delili olarak şunu öğrenmiştik: Söz konusu
belde veya şehirdeki ibadethanelerin uğradığı hasara bakmak en önemli göstergeydi. Barış zamanı
herkesin, yani Müslümanların (Boşnakların), Ortodoksların (Sırpların), Katoliklerin (Hırvatların),
Musevilerin ve diğer inanç mensuplarının iç içe yaşadığı bu yerleşim birimlerinde kimin
ibadethanesi sağlam ve diğerleri tahrip edilmişse savaş boyunca bölge o inanca sahip etnisitenin
elindeydi anlamına gelirdi. Etnisite; çünkü Bosna-Hersek’te etnisiteler aynı zamanda inançların
göstergesidir. Bu hasarlı ibadethanelere dair durum, sadece Müslümanların elinde kalmış olan
yerlerde değişiklik arz ederdi. Onların kontrolündeki bölgelerde herkesin ibadethanesi sağlam
kalırdı. Hatta hasar varsa, yalnızca camilere ait olurdu; zira düşman uzaktan nokta atışları ile
Müslüman mabedlerini özellikle vururdu. Bosna-Hersek genelinde bu şekilde 1200 cami Çetnikler
(Sırp faşistler) ve Ustaşalar (Hırvat faşistler) tarafından tahrip edilmiştir.
Üzerinden 20 yıl geçtiğinden ve bütün ibadethaneler tamir edildiğinden savaştaki hâkimiyet
bölgelerini bugün itibariyle toplu mezarların işaretlendiği Bosna-Hersek haritalarından
öğrenmekteyiz. Toplam sayısı 500’ü aşmış bulunan ve hala yenileri bulunmakta olan toplu
mezarlar, çoğu Çetnik, daha azı Ustaşaların savaşta egemen olduğu mahallerde bulunuyor; bu da
aynı zamanda kimlerin soykırımcı ve işbirlikçisi gelenekten geldiğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Kanaatimizce savaşan tarafların arasındaki bu tavra ilişkin, yani aslında kökeni ahlâki olan
zıtlıklar, zeminde yatan inanç, kültür ve ideolojik farklılıklarla birlikte, bunları motive eden ve
hâkim kılan yönetici kadrolarla da yakından ilgiliydi. İzzetbegoviç ve kurmay heyetini teşkil eden
kadrolar çok uzun ve meşakkatli inanç ve özgürlük mücadeleleri içinde yoğrulmuş şahsiyetlerden
oluşuyordu. Hepsinin gençlik yılları “Mladi Muslimani” (Genç Müslümanlar) teşkilatında
başlamış, ne hapishane yılları, ne de idamlar ve diğer zulümler onları inanç ve fikirlerinden, daha
sonra da eylemlerinden vazgeçirebilmişti. Demokrasinin kısmen uygulamaya girdiği süreçte
SDA’yı (Demokratik Eylem Partisi) 1990’da kurarak ve ilk seçimde halkın teveccühünü kazanıp
iktidara gelerek Bosna-Hersek’in bağımsızlığı yolunda ilk adımı attılar. Aliya, SDA lideri
seçildiğinde, ikinci kez yaşadığı hapishane hayatı, çıkartılan genel af sonucu henüz sonlanmıştı.
Aldığı 14 yıllık cezanın –ki yazdığı İslam Deklarasyonu isimli eserinden hüküm giymişti- bitimine
5 yıl kala, içinde pişmanlık ifadeleri bulunan ve mevcut sosyalist rejim hakkında hoş sözler sarf
eden bir dilekçe karşılığında serbest kalması teklif edildiğinde tereddüt etmeden reddetti. Bu cezayı
veren mahkeme heyetine de hükmün okunmasının ardından son sözleri sorulduğunda şöyle
seslenmişti: “Yugoslavya’yı seviyorum ama yönetimini değil. Bütün sevgimi özgürlüğe
veriyorum. Geriye yetkililer için bir şey kalmıyor. Beyan ederim ki ben bir Müslümanım ve öyle
kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum. Son günüme
kadar da öyle hissedeceğim. Çünkü İslam benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adıdır.”
Aliya açısından ahlâk insanın iç dünyasına, niyetlerine dayanır. Bu seçimine bağlı olarak
iyiden doğrudan yana olan tercihini ‘gönülden’ yapmış olması kişiyi ahlâklı kılar ve akabindeki
eylemleri de ahlâk nizamı içinde gerçekleşir.6
Bu ‘samimi’ tercihlerin savaşta Aliya’nın ve Boşnakların ahlâklı savaşına dönük
tezahürünü 25 Mart 1994’te Saraybosna’da SDA Kongresi’nde şöyle deklare etmişti:
“Eski Yugoslavya Ordusu, kırk yıl boyunca paranoyak bir tutkuyla silah depoladı. Her yıl
çok büyük miktarlarda para harcadılar. Son iki yıl içinde, topladıkları her bir demir parçası, bu
talihsiz ülkenin tepesine indi.
Olumsuzluklarımızla birlikte, benim için asıl önemli olan şunu söyleyebilmek: Bizler insan
olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk. Ancak, bunu onlardan dolayı yapmadığımızın
altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiçbir
şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve insan kalmak, Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur.
Onlara karşı değil. Böylesine bütünüyle ahlâki olan bir kavramı, yani, insan olmak ve insan kalmak
kavramını, politik dile çevirdiğimizde bu ne anlama gelir? Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet
kurmaya çalışacağız, demektir. Bu, aynı zamanda, uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette, hiç
kimse dininden, ulusal ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel
yasamız, imtihanda bu nedenle başarılı olduk. Yasal otoritenin ve Bosna-Hersek ordusunun
kontrolünde olan yerlerde hâlâ katedrallerden ve kiliselerden yükselen çan seslerini duyabilirsiniz.
Orada hâlâ Hırvatlar ve Sırplar var. Diğer tarafta ise yalnızca onlar var. Bütün olumsuzluklarımız
ve mücadelemizle birlikte, böylesi bir tavrı, savaş zamanında muhafaza edebilmişsek, barışta
benzer hatta çok daha iyi bir tavrı ortaya koyacağımıza eminim.”7
Bosna’nın özgürlüğüne giden yol, İzzetbegoviç ve dava arkadaşlarının özgürlük
anlayışından çok fazla etkilenmiştir. Onun hayatı birçok yönüyle Bosna’nın özgürlük
mücadelesiyle örtüşmüş gibidir. Aliya açısından özgürlük; ahlâki mesuliyetin olmazsa olmazıdır,
ön şartıdır. Bir anlığına, bir kez dahi olsa özgürce vereceğimiz karar neticesindeki fiillerimiz ebedi
kaderimizi belirleyecek kadar önem arz ettiğinden özgürlük mücadelesi aynı zamanda ahlâki bir
yükümlülük olarak asla taviz verilemeyecek bir mücadeledir. Bu konudaki kararlılığını 5 Aralık
1994 Budapeşte Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) zirve toplantısında Batı’nın
bütün devlet veya hükümet başkanlarının (Bill Clinton, Boris Yeltsin, John Major, Helmut Kohl,
François Mitterand, Miloşeviç, Karadziç ve diğerlerinin) yüzlerine karşı, gözlerine bakarak yaptığı
konuşmada şöyle ifade ediyordu:
“Özgürlük savaşlarının bütün analizleri boşa çıkaran açıklanamaz bir boyutu vardır. Bu
yüzden belirli askeri ve politik tahliller sürekli yanlış tahminlere yöneltir. Halkımız özgürlüğü için
savaşıyor, ondan da öte yok olmamak için! Bu tür mücadeleleri sürdürmek genellikle çok zordur.
Fakat böyle savaşların kaybedilmesi de çok zordur. Son elli yıl içinde yapılan hiçbir bağımsızlık
savaşı kaybedilmedi. Bizim özgürlük mücadelemiz neden kaybedilecekmiş anlayamıyorum. Hiç
kimse bizi 150.000 askerimizin silahlarını teslime zorlayamaz. Burada bulunan herkese bu gerçeği
hem bizim, hem de kendilerinin iyiliği açısından göz önünde bulundurmalarını tavsiye ederim.
Bosna dostlarının bu sözlerden rahatsız olmayacağını umarım. Diğerlerine gelince, bunca
olup bitenden sonra umurumda bile değiller.”8
Zevatın pek azı Bosna dostuydu. Kendi kamuoyları onlar gibi düşünüp istemese de pek çok
Avrupalı lider, saldırgan tarafları himaye ediyor; Bosna-Hersek ordusu cephelerde ardı ardına
zaferler elde ettiği halde, uluslararası platformlarda Bosna Yönetimi’ne yenilgiyi kabul edip
anlaşma masasına oturması yönünde baskı uyguluyordu. Meydan okumasının sebebi buydu.
Savaşın süre olarak yarılandığı, en zor anların atlatılmış gibi göründüğü, ordunun kurulup
zaferlerin kazanılmaya başlandığı ve nisbî bir rahatlığın sağlandığı günlerde, kendilerine yapılan
bunca zulüm, haksızlık, işkence ve katliamlara aynı gaddarlık ve insafsızlıkla karşılık vermenin
mümkün olduğu günlerde, emri altındaki sivil ve asker yöneticilere mesajı ve talimatı şöyleydi:
“Görüyorsunuz, Allah bizi zor bir imtihandan geçiriyor. İnsanlarımız boğazlanıyor;
kadınlarımız ve çocuklarımız öldürülüyor; camilerimiz yıkılıyor ve biz ne onları, ne de
onların kadınlarını ve çocuklarını öldürmek, kiliselerini yakmak istiyoruz. Bunu yapmak
istemiyoruz. Çünkü bazı istisnalar olsa da, bu bizim tarzımız değil. Bazı askerler burada ve
bunu, onlara söyleme fırsatı buluyorum. Bu herkese ulaştırmamız gereken bir mesaj.
Kazanacağız; çünkü öteki dine, öteki ulusa ve politik duruşa saygılıyız. Çünkü bu meşakkatli
zamanda demokrat olmaya çabalıyoruz. Çünkü aklı başında ve dürüst insanlarız. Aslında,
herhangi bir kutsal nesneyi tahrip etmemiz, bizlere, sarih bir biçimde yasaklanmıştır.
Sırbistan’a dört asır boyunca Türkler hükmetmiş olmasına rağmen, bu yasaklama sayesinde,
Decani, Gracanica ve Sopocani manastırları yerlerinde duruyorlar. Türkler buraları tahrip
etmediler. Çünkü inandığımız Kitap, bu türden bir tahribatı reddediyor.
(…) Bazen askerlerimizle bazı problemler yaşıyorum. Şöyle diyorlar: “Neden intikam için
bir şeyler yapmıyoruz?” Onlara: “Yasaya saygılı olun ve işleri kendi mecrasına bırakın” diyorum.
Nihayetinde, çalışması ve savaşması gerektiğine, ancak olaylara hükmedemeyeceğine inanan bir
halka mensubuz. İnsanlar tarihe hükmedemezler. Tarihe, Allah hükmeder ve O ne derse, o olur.
Büyük Rus yazarı Tolstoy, bu sözü ispatlamak için iki bin sayfa yazmıştır, insanlar tarihi yönetemezler. Bunu ne siz yapabilirsiniz, ne de Napolyon, İskender gibi mağrur liderler. Bunu ancak
Allah yapar. Bu böyledir. Yapmamız gereken, mümkün olan en iyi şekilde savaşmak, çalışmak ve
bilincimizin ve kapasitemizin en üst düzeylerini ortaya koymaktır.
Bu, elbette ki, Allah’ın müdahalesini bekleyip evde oturmamız gerektiği anlamına
gelmiyor. Tam tersine, bizler tarihte son derece aktif rol almakla, belirli yasa ve kurallara bağlı
kalarak savaşmakla mükellefiz. Gerçekte tarih, öngörülemeyen gelişmelerin hikâyesidir. Bunu
öngörmeyi kimse başaramamıştır. Bunu bir düşünürseniz, “kehanetler”in hiçbir zaman tutmadığını
göreceksiniz. Şu anda, Kundera'nın —yedi ya da sekiz yıl önce okuduğum— bir cümlesini
anımsadım: “Ülkem, bir üç yüzyıl daha özgürlüğünü yitirdi.” Gördüğünüz gibi o, komünistlerin
Çek ülkesini üç yüzyıl daha idare edeceğini düşünmüştü. Oysa komünistler, bundan sonraki üç yıl
için bile Çek ülkesine hükmedemediler. Kundera, dehası olan bir yazardır ve deha yanılmıştır.
Tarihin, bizim öngöremeyeceğimiz bir seyri vardır. Tarih karşısındaki durumumuz, balığın suyun
içindeki durumu gibidir. Balık, suya hükmedemez. Bizler, tarih tarafından teslim alınmışız. Tarih
içinde, elimizden geleni yapmak zorundayız, ancak tarihin seyri bize bağlı değildir. Ve aslında bu,
gerçekten iyi bir şeydir.”
Bosna ordusu ve toplumunun hayat pratiğine yön veren, dolayısıyla savaşın gidişatını
etkileyerek inşaallah ‘imtihan kazandırmış’ olan bu iman zengini tevekkül cümlelerini, eserlerini
takip edenler, yıllar öncesinden “Doğu ve Batı Arasında İslam” eserinin ‘teslimiyet’ bahsinden
hatırlıyorlardı. Şöyle bitirmişti kitabını:
“Allah’a ve takdirine inanç bize öyle bir emniyet hissi verir ki, başka hiçbir şey onun yerine
geçemez. Emerson, “bütün kahraman ırklar kadere inanmışlardır” diye iddia ediyor. Zira teslimiyet
birçoklarının tamamen yanlış olarak zannettiği gibi asla pasiflik demek değildir. Bizim “kadere
fiilen teslim olmamız” mevzubahis değildir. Çünkü kaderle olan münasebetlerimizin ancak ahlâkî
bir mânâsı vardır. Teslimiyet insanın bir bütün olarak dünyaya ve kendi faaliyetinin neticelerine
karşı iç tutumudur. Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir.
Allah’a itaat insana itaati meneder. Böylece insan ile Allah arasında ve dolayısıyla insan ile insan
arasında yeni bir münasebet inşa eder. Onun için kaderi kabul etmek kendini en büyük ölçüde hür
hissetmektir. Bu öyle bir hürriyettir ki, kaderi yerine getirmekle, onunla ahenk içinde olmakla
kazanılır. Mücadelemizi insanî ve makul kılan, ona sükûn ve huzur damgasını vuran, her şeyin
akıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan, gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise
Allah'ın elindedir.
Binaenaleyh, bu dünyadaki hayatımızı hakikî mânâda anlamak; her şeyi ihata etmek ve her
şeye hâkim olmak hevesine kapılmadan çabalamak ve doğduğumuz yer ve zamanı, yani kaderimiz
ve Allah’ın iradesi olan yer ve zamanı kabul etmeye hazır olmak demektir. Teslimiyet, hayatın
çözülemezlik ve mânâsızlığından insanî ve vakarlı tek çıkış yoludur; isyansız, yeissiz, nihilizmsiz,
intiharsız tek çare... Teslimiyet, hayatın kaçınılmaz olarak getirdiği sıkıntılarda alelâde bir insanın
kendini kahraman gibi hissetmesi veya vazifesini yapmış ve kaderine razı olmuş bir şehidin
zihniyetidir.
İslâm, kanunlarına, emir ve yasaklarına, beden ve ruhtan talep ettiği gayrete göre değil;
bunun hepsini kapsayan ve aşan bir şeye göre, marifetin bir anına, ruhun zamanla yarışma
kuvvetine, varoluşun getirebileceği her şeye tahammül etmeye, rızaya, yani tek kelimeyle Allah’a
teslimiyetin hakikatine göre öyle adlandırılmıştır.
Ey teslimiyet, senin adın İslâm’dır!”
İnancı, fikirleri ve hayat pratiği bu denli örtüşen nadir insanlardan biri olarak Aliya, “Din
nasıl düşünmeli ve inanmalıyız; ahlâk ise neye meyletmeli, nasıl yaşamalı, nasıl hareket etmeliyiz
sorusuna cevap teşkil etmektedir.” tesbitiyle dindar ve yüksek seciyeli bir Müslüman liderin nasıl
savaşılması gerektiğine de yıllar sonra örneklik etmeye devam ediyor.
Ömrü boyunca zulme uğradı, çile çekti, mücadele etti. Neticede geriye çokça problemleri
bulunsa da özgür bir Bosna-Hersek toplumu ve imrenilen bir hayat hikâyesi bıraktı. Kendisini ve
Bosna halkını yok etmeye çalışan mevkidaşları ise tarih sayfalarına utanç vesilesi olarak geçtiler
ve çoğu da savaş suçlusu olarak yargılanıyor.
O’nun hayatı; insan olmanın ve insan kalmanın İslam ahlâk ve faziletlerinden taviz
vermeyen bir mücadele biçimiyle birleştiğinde Allah’ın yardımının mutlaka geleceğinin bir delili
olarak kıyamete kadar önümüzde durmalıdır, duracaktır.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
KAYNAKÇA
- COŞKUN, Mustafa Yahya (2007) “Bosna’dan Beyrut’a Batı Yalanı” Ankara: Kitap
Efendi Yayınları.
- ERDURAN, Refik (1997) “Bosnalı Samuraylar” Ankara: Vadi Yayınları
- GOYTISOLO, Juan (1996) “Saraybosna Yazıları” (çeviren: Ayşen Gür) İstanbul:
Nisan Yayınları
- GUTMAN, Roy (1994) “Bosna’da Soykırım Günlüğü” (çeviren: Şakir Altıntaş)
İstanbul: Pınar Yayınları.
- GÜNAY, Ertuğrul (editör) (2012) “Bosna Yazıları” Ankara: Kadim Yayınları, s.226.
- GÜNAY, Serdil (2012) “Avrupa Bosna’nın Neresinde” (“Bosna Yazıları” editör:
Ertuğrul Günay) Ankara: Kadim Yayınları, s.96-99.
- HATEMİ, Hüseyin (2010) “Bosna Hersek’in İmdat Çığlığı” İstanbul: Bayrampaşa
Belediyesi Yayınları.
- İSLAM ANSİKLOPEDİSİ (2009) “Savaş” (Hazırlayan Ahmet Yaman) cilt 36,
İstanbul: Diyanet Vakfı Yayınları.
- İSLAM, Bahadır (2006) “Köprüden Önce Son Çıkış” Tezkire, Sayı:42, Şubat/Mart,
Ankara, s.194-197.
- İSLAM, Bahadır (2008) “Bosna’nın Özgürlüğüne Giden Yol ve Aliya İzzetbegoviç”
Uluslararası Aliya İzzetbegoviç Sempozyumu, İstanbul: Bağcılar Belediyesi Kültür
Yayınları, s. 117-121.
- İZZETBEGOVİÇ, Aliya (1996) “Biz Bosna’da Medeniyeti Müdafaa Ediyoruz”
Uluslararası Bosna-Hersek Konferansı, Ankara: Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayını.
- İZZETBEGOVİÇ, Aliya (2003) “Tarihe Tanıklığım” (çeviren: Alev Erkilet, Ahmet
Demirhan, Hanife Öz), İstanbul: Klasik Yayınları.
- İZZETBEGOVİÇ, Aliya (2005) “Konuşmalar” (çeviren: Fatmanur Altun, Rıfat
Ahmetoğlu), İstanbul: Klasik Yayınları.
- İZZETBEGOVİÇ, Aliya (2007) “İslam Deklerasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun
Sorunları” (çeviren: Dr. Rahman Ademi), İstanbul: Fide Yayınları.
13
- İZZETBEGOVİÇ, Aliya (2007) “Köle Olmayacağız” (çeviren: Dr. Rahman Ademi)
İstanbul: Fide Yayınları.
- İZZETBEGOVİÇ, Aliya (2011) “Doğu ve Batı Arasında İslam” (çeviren: Salih
Şaban), İstanbul: Yarın Yayınları.
- İZZETBEGOVİÇ, Aliya (2013) “Özgürlüğe Kaçışım” (çeviren: Hasan Tuncay
Başoğlu) İstanbul: Klasik Yayınları.
- KARAARSLAN, Faruk, AKIN, Mahmut H. (2014) “Aliya İzzetbegoviç” İstanbul:
Pınar Yayınları.
- KURTOĞLU, Mehmet (2015) “Hasret ve Umut Bosna” Ankara: Kurtuba Yayınları.
- LUÇAREVİÇ, Kerim (2013) “Saraybosna Savaşı” çeviren: (Sezin ve Enver
İbrahimkadiç) Saraybosna: Connectum Yayınevi.
- ÖZKAYA, Cevat (2008) “Bosna Davasına Dünyanın Şahitliği” Uluslararası Aliya
İzzetbegoviç Sempozyumu, İstanbul: Bağcılar Belediyesi Yayınları, s.227-229.
- SOFUOĞLU, Ebubekir (2014) “Balkanlarda Kuşatma Var” İstanbul: Babı Ali Kültür
Yayıncılığı.
- ÜLGER, İrfan Kaya (2003) “Yugoslavya Neden Parçalandı” Ankara: Seçkin Yayınları.


* Bu yazı Hece Dergisinin 2015 yılındaki “Bilgemiz Aliya İzzetbegoviç” Özel sayısında yayınlanmıştır.

Web sitemizdeki çerezleri (cookie) kullanıcı deneyimini artıran teknik özellikleri desteklemek için kullanıyoruz. Detaylı bilgi için tıklayınız.
Kabul Et